Daha önce de belirtildiği gibi, I. Meşrutiyet’in başarısız olmasının yeteri kadar nedeni vardı. İyi niyetli Batı taklitçileri bu durum karşısında yetersiz kalmıştır. Abdülhamit hükümdarlığı böylece otuz yıl daha sürmüştür. 1908’de İttihat ve Terakki ile kaçınılmaz son belirmiştir. Kötü padişahın yetkileri sınırlandırılırsa yenilikçi ve ilerleyici hükümet kurulursa toplumsal sorunlara çözüm bulunacaktır düşüncesi ve böylece de imparatorluğun rahat bir nefes alacağı; işlerin biraz da olsa yoluna gireceği kanaati baskın bir hal almıştır. Aydın Osmanlılarda genel kanı böyle kokuşmuş bir rejime baş kaldırma gerekli ve meşru bir hal almıştır yönündedir. Bunlar çok kısıtlı sayıda insandan oluşmaktaydı. Gizli cemiyet, halk temsilcileriymiş gibi görünüyorlardı. Ve darbe gerçekleştiğinde insanlar sevindiler. Demokratik fikirlere, bu fikirler yenilikçi fikirler olduğu sürece müsaade edilecekti. Fakat zamanla ortamı o kadar başı boş buldular ki, bir süre sonra kendileri padişahı aratmayacak kadar mutlakıyetçi oldu. Böylece demokrasinin iyi niyetli olmakla olmayacağı, ama; bunu destekleyecek olan toplumsal bir tabanın da mutlak süratle var olması gerektiği gözler önüne serildi. 1908’de Abdülhamit Selanik’e sürgün edildi. Yerine de IV. Mehmet isminde aciz bir padişah getirildi. Anayasa yeniden düzenlendi ve bundan önce de parlamentoya seçimle kendi adamlarını getirdi. Osmanlı’nın geleneksel yapısından ötürü, halktan, padişahı destekleyecek dini bir hareket başlamasından korkuyorlardı. Bu nedenle sarayın, padişahın ve sadrazamın yetkilerini kısıtlayıcı bir anayasa düzenlediler; fakat, bu işe yaramadı ve güçsüz bir parlamento oluştu. Bunun üzerine padişahın ve vezirin güçlerini, yani idarenin gücünü arttırıcı bir anayasaya döndüler. Bu da parlamentonun ve az sayıdaki muhalefetin gücünü kıstı. Böyle olunca da siyasal bir kriz kaçınılmaz hale geldi. Kriz patlak verince de İttihat ve Terakki parlamentoyu dağıttı. Uygulanan Türkçülük politikalarının Balkanlardaki Hristiyan toplumların canını yakmasına parlamentodaki kimi insanlar karşı çıkmıştır. İngiltere ise muhafazakarların bu kıyıma, Osmanlı’nın can yakmasına karşı çıkmaktadır. Ve Osmanlı’nın canını yakmak için fırsat kollamaktaydı. Talat Paşa, Türkçülük politikasının Balkan ayağının yaratıcısıydı. Ve diyordu ki, Osmanlı sınırları içindeki tüm halk Osmanlılaştırılmadan önce Osmanlı içindeki ulusların eşit olması söz konusu olmayacaktır. Osmanlılaştırma ise Türkleştirilmeden başka bir anlam taşımamaktaydı. Bu sırada Selanik’te olaylar oldu ve Fransa ve Almanya elçiliklerindeki elçiler katledildi. Yapılacak en büyük hata yapıldı ve Batı ile olan son bağlar da atıldı. Trabulusgarp’ın İtalyanlar tarafından alınması ağır bir yenilgi oldu. Bunun sonucunda İttihatçılara olan tepki daha da arttı ve sonucunda Halaskar subaylar bir bildiri yayımlayıp bir çeşit darbe yaptılar ve İttihatçılar istifa etmek durumunda kaldı. Halaskar ve İttihatçıların çekişmesi sonucunda Balkan Savaşı kaybedildi. Bulgarlar Edirne’yi aldı. Halaskarlar’ın iktidarda olmasından ötürü İttihatçılar Balkan Savaşında savaşmadı. Edirne’nin düşmesinin ardından ortaya çıkan durum sonucunda İttihatçılar harekete geçtiler ve darbe yapıp hükumeti Halaskarlar’dan geri aldılar. Bu defa polisi kontrol altına aldılar. Bir propaganda işine giriştiler. Görkemli toplantılar, mitingler yapmaya başladılar. Vatan duygularını yüceltici gösterilerle insanları kışkırttılar. 1914-15 ve 16’da sultana yeni yetkiler verdirtiyorlar ve dolayısıyla kendi yetkilerini de arttırıyorlardı. 1918’de seçim yılı olmasına rağmen İttihatçılar savaşı bahane edip bunu ertelemeyi başardılar. Enver Paşa savaşa girmek için büyük bir heves içindeydi. Amacı imparatorluğun sınırlarını genişletmekti; fakat, Osmanlı’yı kimse savaşa ortak olarak düşünmüyor. Bütün askeri stratejistler savaşın denizlerde olacağını ve biteceğini düşünüyorlar. Fakat savaş, ne denizlerde ne de karada bitmiyordu. Fransızlar Almanları beklenmedik bir biçimde durduruyorlar. Ne Fransızlar bir adım geri gidebiliyor ne de Almanlar bir adım ilerleyebiliyor. Madem bu savaş denizlerde bitmeyecek ve madem karada da bu kadar uzun sürecek o zaman bizim adama ihtiyacımız olacak diye düşünen taraflar o zaman Osmanlı’ya savaş girmesini teklif ediyorlar. O da Almanların yanında savaşa katılma kararı alıyor. Savaş, bir İttihatçı maceradan öteye gidememiştir ve Sarıkamış’ın bir ilk olacağı, facialar zinciri ile sonuçlanmıştır. I. Dünya Savaşı’nda savaşan subay kadroları Anadolu’da üç dört yıl sonra Kurtuluş Savaşı’nı başlatacaklardır. I. Dünya Savaşı’ndaki çabalarına bakmadan Kurtuluş Savaşı’nın siyasi, stratejik görüşlerini anlayamayız. Osmanlı geri kalmış bir imparatorluktur. Nasıl oluyor da ordusu bu durumla uyuşmuyor? Bunu bir parça İttihat’ın örgütlenmesine ve bir parça da aydın sınıfa verebiliriz. Askeri okulların ciddiyetine verebiliriz. Modernleşmenin temelinde fikri ve karakter olarak maceracılık önemli bir rol oynamaktadır. Maceracılık ise, birikmiş bir zenginliğin düşünce ile mesafe aşabilmesi demektir. Askeriyede olduğu zaman bu, askeri maceracılık buna neden olur. Hayal gücünü yaratan ise bilgi birikimidir. Bunun Osmanlı’da askerlerde olması sürpriz bir olay değildir. Savaşanlar tabi askerler olacak; ama organizasyonu ve teşkilatlanmayı yapanlar da onlar olmuştur. Teşkilatı kurarlarsa bu işi başarabileceklerini düşünüyorlar. Bu, okulda öğrenilen bir öğretiden ziyade çarpışılan cephelerde kazanılan birikimle elde edilen bir bilgi olmuştur. 1930lara kadar İttihatçı kavgası bitmemiştir. Cumhuriyet, Enver Paşa’nın Batum’da bekleyen haliyle mücadele etmiştir. Cumhuriyet en az yedi sekiz yıl kendini kendi düşmanlarına karşı korumuştur. Cumhuriyet serüveni çok az sayıda bir aktörle oynanan bir tiyatro oyunudur; çünkü içinde halk yoktur. Kurtuluş Savaşı’nın içinde halk savaşmamıştır. Onu örgütleyenler savaşmışlardır. Kategori : Dünden bugüne Türk siyasal yaşamı http://blog.pinararpaci.com/2009/08/ittihatc-kavgas-ve-birinci-dunya-savas.html 13 8 2009 |

