Determinizmin olayların belirli ortamlarda, belirli koşullarda kimi dinamiklerle harekete geçirilip ortaya konulması olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu açıdan bakıldığında tarihin içindeki tüm olayların birbirleri ile bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz: her olay, ya da her neden, kendinden önceki başka bir olaya, ya da bir sonuca bağlıdır. Ve determinizm de bunu inceler. Biz de, Türk siyasal yaşamını incelerken toplumsal yapıya, evrimine ve toplumsal yapının tabanına bakacağız. Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği evrimi incelememiz ve tarihin hangi dönemlerinde, hangi etkilerle toplumun nereye geldiği bu incelemede temel almamız gereken noktayı oluşturmaktadır. Türk Devrim tarihine baktığımızda 1923’ü milat olarak kabul edemeyeceğimizi daha önce de nedenleriyle birlikte belirtmiştik. 1923’e neden olan unsurlar o tarihte belirivermiş değillerdir. Bu, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların 600 yıllık kültür mirasına dayanmaktadır. Bu nedenle bu kültür mirasını etkileyen en önemli unsur olan mülkiyet anlayışını temel almamız gerekmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyet hakkı saraya aitti. Osmanlı İmparatorluğu’nda mülkiyetin bu kullanım hali imparatorlukta sosyal sınıfın gelişmesini engelleyen bir etkiye neden olmuştur. Bir başka değişle, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde batıda olduğu gibi bir burjuva sınıfının oluşamamasının nedeni imparatorluğun mülkiyet anlayışından kaynaklanmaktadır. Batının sosyal gelişmesi, demokrasisi bu burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla ilişkilidir. Osmanlı’da bu sosyal sınıfın yükselememesi Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkamamasına, batıdaki çatışan sınıflar arasında değişen iktidar kompozisyonu gibi bir oluşumu gerçekleyemediği için de devletin yenik düşmesine neden olmuştur. Batıda, kontrol edilemeyecek kadar büyüyen sanayi pazarı kendine emperyalizmi Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak yaratırken, Osmanlı’da var olan bu durum ise Osmanlı Devleti’nin sonunun başlangıcı olmuştur. Türk boylarının Anadolu’ya ulaşması -birçokları tarafından kabul gördüğü üzere- 1071 Malazgirt Zaferi ile olmuştur. Bu boylar, 200 yıllık boyunca birbirlerine üstünlük sağlama arayışları içinde, Anadolu’da küçük beylikler olarak varlık sürdürmüştür. Osmanlı Beyliği ise, tüm diğer despotik doğu birliklerinde olduğu gibi, ekonomik olarak zayıflayan diğer beylikleri bünyesine alarak büyümeye başlamıştır. Bu anlamda Osmanlı Beyliği bir limitet şirket gibi düşünülebilir: Başında bey vardır. Şirketin ortakları, uç beyleri, ortak kisvesi altında şirkete üyelikleriyle şirketi destekleyerek onu büyütürler. Bu ortaklığın temel uğraşı ise savaştır. Ortaklar savaşta üstlerine düşen görevi yapmakta yükümlüdürler. Savaş sonunda ortaklar, savaştaki görevlerine göre savaş ganimetinden pay alırlar. Bir başka deyişle şirketin yani beyliğin gelirine ortaktırlar. Tımarlı sipahi buna örnektir. Tımarlı sipahiler Beyliğin içinde belli bir dirliğe işletmeci olarak bakmaktadırlar. Bu nedenle sahip olmadığı, yöneticisi olduğu toprağı ekip biçer. Tımarlı sipahi, kendisinden ne ölçüde uğraşa katılması bekleniyorsa o ölçüde yardımcı olacağına dair önceden söz verir. Görevleri önceden belirlenmiştir. Vereceği hizmet karşılığında ise devletin savaştaki ganimetten alacaklarına ortak olur. Bu bir sosyal kontrattır. Bu Osmanlı’da, batıdaki sosyal kontratın erken dönem biçimidir. Hobbes’da Leviathan meşruiyetini halkın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurduğu ölçüde sağlar. Aksi taktirde kontrat halk, yani destekçileri tarafından bozulma hakkını kazanır. Osmanlı’da var olan bu ortaklık şekli ise ortakları tatmin etmek amacıyla savaşa devam etmeyi, büyümeyi zorunlu kılan bir ortaklık şeklidir. Tüm ortaklar, devlet kendine düşen görevini sürdürdüğü ölçüde ona itaat etmişlerdir. Devlet, servet demektir ve Osmanlı Devleti’nde de devlet bu servetini koruyamadığı zaman ortaklar ortaklığı fes etme hakkına sahiptirler. Bu, daimi olarak bir çelişkiyi ortaya koymaktadır: halkını besleyemezse devletin varlığı bitecektir ve ortaklar için de, devletin varlığının bitmesiyle ortaklık bozulacaktır. Bu, iki taraf için de bir çelişki yaratmaktadır. Bu nedenle Osmanlı, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için çözümü tımar sistemini yeni görev alanları, kullanım biçimleri yaratarak dejenere etmekte; böylece etkilerini azaltarak, eritmek için sayılarını çoğaltmakta bulmuştur. Buna ek olarak devşirme bir askeri düzen de kurmuştur. Ve böylelikle yeni bir denge oluşturmuştur. Bu sayede kendi gücü dışında gelişebilecek herhangi bir sosyal yapıya olanak tanımama katılığı daha da artmıştır. Tüm bunlar tımar sisteminin, sonunda devletin kendisine rakip bir unsura dönüşmesini engellemiştir. Kişilerin kendi iradeleri ve istekleriyle zenginleşip gelişememeleri, sosyal sınıf olarak güçlenip devlete kafa tutamamaları için daha başından onları sindirmiştir. Bunu, mülkiyete dayalı diğer alanlara da uygulamıştır. Tarım, toprakların mülkiyeti padişaha aittir. Padişah, toprakların işletmesini devlete ve padişaha yardımcı oldukları ölçüde onları ellerinde bulundurma haklarını sürdürmelerine müsaade etmektedir. Ekme biçme hakkı ancak liyakatini sağlamış bir tebaaya verilir ve bu hak miras olarak sonraki kuşaklara geçmez. Bu durum sanayi ve ticaret alanlarında da kullanılmıştır. Böylelikle devlet, tarım, sanayi ve ticarette tek güç olarak yükselmiştir. Karşısında kendisine kafa tutabilecek bir güç olmamıştır. Batıdaki gibi, Sanayi Devrimi’nin sonucunda kendi antitezi olacak olan işçi sınıfını yaratacak bir burjuvazi sınıfını kendi içinden çıkartamamıştır. Çıkarta çıkarta reaya, tabii olan, feodal düzenlerde görülen, kaderci bir halk yapısını çıkartmıştır. Bu halk yapısıyla da bir yere gidememiştir. Batı, kendini sanayide ilerlediğinde Osmanlı’nın üstün olduğu tek alan olan askeri gücü de ister istemez gerilemiştir. Osmanlı’nın 200 yıl daha ayakta kalabilmesinin tek nedeni emperyalist güçlerin kendi aralarında daha çok dövüşmeye başlamasıdır. Kategori : Dünden bugüne Türk siyasal yaşamı http://blog.pinararpaci.com/2009/03/osmanl-imparatorlugundaki-mulkiyet.html 14 3 2009 |


