Ne yazık ki (!) “Aliye” ve türevlerinden olan dizilerden bir türlü haz almayı öğrenemedim bu zamana kadar (!). Aslında, bu duruma epey üzülüyorum. Şimdi neden diye soracaksınız, şu nedenle, hemen anlatayım; insanlar, “dizi günleri”ni takip eden gün, akşam izledikleri hakkında yorum yapıp ondan sonra da üzerine takip edemediğim diyaloglar geliştirirken onların konuşmalarına suratımda o anlayamadığım, konudaki yabancılığımdan ötürü duyduğum sıkıntıdan ötürü yerleşmiş olan gülümseme ile bakakalıyorum. Diyaloga bir yerinden, bir şekilde tutunup da giremiyorum. Öyle ki, bir an girsem ikinci anında konu yine izlenmesi gereken bir bölümüne denk geliyor ve ben izle(ye)mediğim için konunun dışına itilmiş oluyorum. Şimdi şunu da soracaksınız, durup dururken bu “Aliye” konusu nereden açıldı. Aslında durup dururken açılmadı. Her ne kadar “Aliye” rüzgarı TV ekranlarında dinmiş olsa da ismini değiştirip yeniden önümüze sürülen “konak dizi”leri var. “Mafya” sever aksiyonlar da popülaritesini koruyor. 2007’ye yeni bir “Kurtlar Vadisi” kasırgası damgasını vuracak… İşte, bunları bu şekilde sıralayıp, çeşitlendirebiliriz (!). Reklamlarında ya da gazetelerdeki sayfalarda tanıtımlarını görüyoruz diziler hakkında: “onlar da içimizden, sıradan, bizim-sizin gibi insanlar”, “öykülerine ortak olalım”… Ben, şunu merak ediyorum, niçin o sıradan insanlar sürekli bir aşk üçgeninde ya da sürekli bir “ölüm kalım” savaşı veriyorlar? Niçin mutlaka birileri her daim ağlıyor? Sıradan insanlar böyle mi?! Bu sanal dünyada olanları masaya yatırıp bunları teorilerden ibaret sandığımız ders kitaplarındaki o kalıplara soktuğumuz zaman şöyle bir sonuç veriyorlar: Alışkanlıklarımız, TÜKETİM CANAVARLARI olduğumuzu işaret ediyor. Bu örnekte olduğu üzere diziler de bunun masum duran dev kanıtları. O, haftada bir izlenilen dizilerin aslında markete ya da mağazaya gidip satın aldığımız diğer mallardan hiçbir farkı yok. Tümü de arz-talep döngüsüne oturmuş, insanlar onları talep ettikçe üretimlerine devam edilecek ürünler. Ve, ne yazık ki, Türk halkı “bunları” talep ediyor yapımcılardan. Bu talep doğmasa, ortadan kalksa; yapımcı, talep edilmeyeni arz ettiğinden ötürü meteliksiz kalıp çok daha farklı şeyler üretmeye başlar –ki para kazanabilsin. Kimileri de şu savunmayı yapıyor: “bizlere dayatılanlar bunlar”. Ben, bu düşünceyi dillerine dolayanları da biliyorum. Kusuruma bakmayın; ama o insanlar, zayıf olduklarını kabullenemeyecek kadar aciz olanlar. Kanımca “dünyayı ben mi değiştireceğim!” diyen ile diğer cümleyi sarf eden arasında bir ayrım gözetilemez. Herkes, yaratılışından ötürü özeldir, tektir. Ve herkesin bir yaratılma amacı vardır ve bir de diğer hiç kimsede olmayan bir özelliği. Başka hiçbir nedenle olmasa da sırf bu nedenle bir şeyleri değiştirebilme gücüne sahiptir. Bana göre, Tanrı’nın yarattıkları olarak, bize vermiş olduğu aklı kullanmamak kadar mantıksız başka bir şey yoktur. Tüm dinleri, tüm kitapları birbiriyle topla, üst üste koy, çarp, böl; sonuç hep aynı: AKLINI KULLAN. Doğru yolu o sana bulduracaktır. O halde, niçin kendimizi sıradan sayalım! Niçin bir başkası ile birmişiz, aynı hayatı paylaşıyormuşuz, aynı şeyleri yaşayabilirmişiz gibi düşünelim! Neden, farklılığın yarattığı bir toplum olmaktansa aynılığınki olalım! Tüm dünyaya karşı küçücük mü kalıyorum? Varsın böyle olsun, ben böyle varolabilirim, başka türlü değil. Hayal mi kuruyorum? Hayal etmeden yola çıkamazsın, varacağın noktan olmaz, çemberinin çapı genişlese de yine de çemberdesindir. Niçin biraz da bilim kurgu okumuyoruz ya da yapmıyoruz ve izlemiyoruz! Tekrar çocuk olabiliriz. |